| Hoşgeldin, Ziyaretçi |
Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.
|
| Kimler Çevrimiçi |
Şu anda 70 aktif kullanıcı var. » (1 Üye - 67 Ziyaretçi) Bing, Google, MitziArguron
|
| Son Yazılanlar |
Satılık HP 840 G2
Forum: İkinci El Satılık
Son Yorum: admin
26-07-2025, 10:50
» Yorum 1
» Okunma 396
|
AMD Ryzen 10000 Serisi Ze...
Forum: Kullanıcıların gönderdiği haberler
Son Yorum: admin
08-06-2025, 18:44
» Yorum 1
» Okunma 653
|
Samsung S24FE alınır mı?
Forum: Cep Telefonu
Son Yorum: admin
02-06-2025, 11:28
» Yorum 1
» Okunma 632
|
Google Pixel Cihazlarında...
Forum: Android ve Andorid Uygulamaları
Son Yorum: Aviatorder
26-05-2025, 18:52
» Yorum 1
» Okunma 3,169
|
Apple ios 19 ne zaman çık...
Forum: Donanım Haberleri
Son Yorum: admin
26-05-2025, 16:12
» Yorum 0
» Okunma 321
|
Linux Mint 22.2 Zara
Forum: Kullanıcıların gönderdiği haberler
Son Yorum: tekken29
26-05-2025, 11:50
» Yorum 1
» Okunma 389
|
Amiga Sensible World of S...
Forum: Commodore 64 Amiga Oyunları
Son Yorum: admin
19-05-2025, 00:43
» Yorum 0
» Okunma 503
|
Discord giremiyorum DNS o...
Forum: Online İletisim Araclari
Son Yorum: admin
19-05-2025, 00:33
» Yorum 1
» Okunma 498
|
Motor plakamı kaybettim d...
Forum: KONU DISI
Son Yorum: admin
17-05-2025, 19:23
» Yorum 3
» Okunma 609
|
Doğru tansiyon aleti nası...
Forum: Donanım İnceleme
Son Yorum: ademc
17-05-2025, 13:08
» Yorum 1
» Okunma 9,118
|
|
|
| Başbuğ'dan Hayatı İle İlgili Verdiği Mülakat |
|
Yazar: Emekli Subay - 26-10-2006, 03:30 - Forum: KONU DISI
- Yorum Yok
|
 |
Başbuğ Atatürk'ün hayatı ile ilgili verdiği Mülakatlar
Başbuğ Atatürk'ün İlk Hatıraları
''Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, mektebe girmek meselesine aittir. Bundan dolayı annemle babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, ilâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsumatta memur olan babam, o zaman yeni açılan Þemsi Efendi'nin mektebine devam etmeme ve yeni usul üzerine okumama taraftardı.
Nihayet babam işi mâhirane bir surette halletti: Evvelâmerasim-i mütâde (alışılmış tören) ile mahalle mektebine başladım. Bu surette anmemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle mektebinden çıktım. Þemsi Efendi'nin mektebine kaydedildim.
Az zaman sonra babam vefat etti. Annemle beraber dayımın nezdine (yanına) yerleştik. Dayım köy hayatı geçiriyordu. Ben de bu hayata karıştım. Bana vazifeler veriyor, ben de bunları yapıyordum. Başlıca vazife tarla bekçiliği idi. Kardeşimle beraber bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuz anları unutamam. Çiftlik hayatının diğer işlerine de karışıyordum. Böylece biraz vakit geçince, annem mektepsiz kaldığım için endişe etmeye başladı. Nihayet Selânik'te bulunan teyzemin evine gitmeme ve mektebe devam etmeme karar verildi. Selânik'te Mülkiye İdadisi'ne kaydoldum. Mektepte Kaymak Hafız isminde bir hoca vardı. Bir gün sınıfımızda ders verirken diğer bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Hoca beni derhal mektepten çıkardı.
İlk Emrivaki
Komşumuzda binbaşı Kadri Bey isminde bir zat oturuyordu. Oğlu Ahmet Bey askerî rüştiyesine devam ediyor ve mektep elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle elbise giymeğe hevesleniyordum. Sonra sokaklarda zabitler görüyordum. Bu dereceye vâsıl olmak için tâkip edilmesi lâzım gelen yolun, askerî rüştiyesine girmek olduğunu anlıyordum.
O sırada annem Selânik'e gelmişti. Askerî rüştiyesine girmek istediğimi söyledim. Valide askerlikten mütehâşi idi (ürkmüştü). Asker olmama şiddetle mümanaat ediyordu (karşı koyuyordu). Kabul imtihanı zamanı ona sezdirmeden kendi kendime askerî rüştiyesine giderek imtihan verdim. Böylece valideye karşı bir emrivâki ihdas edilmiş oldu.
Rüştiyede en çok riyaziyeye merak sardırdım. Az zamanda bize bu dersi veren öğretmen kadar, belki de daha ziyade malûmat sahibi oldum. Derslerin fevkinde meselerle iştigal ediyordum. Tahriri sualler yazıyordum. Riyaziye muallimi de tahriren cevap veriyordu.
Öğretmenimin ismi Mustafa idi. Bir gün bana dedi ki: ''Oğlum, senin de ismin Mustafa, benim de... Bu böyle olmayacak. Arada, bir fark bulunmalı, bundan sonra adın Mustafa Kemal olsun...'' O zamandan beri ismim filhakika Mustafa Kemal kaldı.
Öğretmen sert bir adamdı. Sınıfta birinci, ikinci tanımıyordu. Bir gün bize: ''Aranızda kendine kimler güveniyorsa kalksınlar, onları müzakereci yapacağım'' dedi. Evvelâ tereddüt ettim. Ayağa öyleleri kalktı ki ben kalkmamayı tercih ettim. Bunlardan birinin müzakeresi altına girdim. Müzakerenin sonunda tahammülüm son dereceye geldi. Ayağa kalkarak: ''Ben bundan iyi yaparım'' dedim. Bunun üzerine öğretmen beni müzakereci yaptı, eski müzakereciyi benim müzakerem altına verdi.
Askerî rüştiyesini ikmal ettiğim zaman merakım epeyce ileri gitmişti. Manastır askerî idadisinde riyaziye (matematik) pek kolay geldi. Bununla meşgul olmağa devam ettim. Fakat Fransızcada geri idim. Muallim benimle çok meşgul olmuyor, acı ihtarlarda bulunuyordu. Bu ihtarlar benim pek gücüme gitti. İlk sıla zamanında çare aradım. İki, üç ay gizlice Frerler mektebinin hususî sınıfına devam ettim. Böylece mektep derslerine nisbetle fazla derecede Fransızca öğrendim.
Edebiyat Merakı
O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Þiir ve edebiyat diye bir şey olduğuna o zaman muttali oldum (öğrendim). Ona çalışmağa başladım. Þiir bana cazip göründü. Fakat kitabet öğretmeni diye yeni gelen bir zat, beni şiirle iştigalden menetti. ''Bu tarz işgal seni asker olmaktan uzaklaştırır'' dedi. Maahaza güzel yazmak hevesi bende baki kaldı.
İdadide iken muannidane (inatla) bir surette çalışıyorduk. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimizde şiddetli bir gayret vardı. Nihayet idadiyi bitirdim. Harbiyeye geçtim. Burada da riyaziye merakı devam ediyordu. Birinci sınıfta saf, gençlik hayallerine tutuldum. Dersleri ihmal ettim. Senenin nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.
İkinci sınıfa geçtikten sonra askerlik derslerine merak sardırdım. Þiir yazmak hakkında idadi hocasının vazettiği memnuiyeti unutmuyordum. Fakat güzel söylemek ve yazmak hevesi baki idi. Teneffüs zamanlarında kitabet talimleri yapıyorduk. Saati ellerimize alıyor, ''bu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim.'' diye müsabaka ve münakaşalar tertipliyorduk.
Siyasî İştigaller ve Yeni Fikirler
Harbiye senelerinde siyaset fikirleri başgösterdi. Vaziyet hakkında henüz nâfiz (içe işliyen) bir nazar hâsıl edemiyorduk. Sultan Hamit devri idi. Namık Kemal Bey'in kitaplarını okuyorduk. Tâkibat sıkı idi. Ekseriyetle ancak koğuşta, yattıktan sonra okumak imkânını buluyorduk. Bu gibi vatanpervarane eserleri okuyanlara karşı takibat yapılması, işlerin içinde bir berbatlık bulunduğunu ihsas ediyordu (sezdiriyordu). Fakat bunun mahiyeti gözlerimiz önünde tamamıyla tebellür etmiyordu (belirmiyordu.)
Erkân-ı harp sınıflarına geçtik. Mutad olan derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların fevkinde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler peyda oldu.
Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar oldğunu keşfetmeye başladık.
Mektepte Çıkarılan Gazete
Binlerce kişiden ibaret olan Harbiye talebesine bu keşfimizi anlatmak hevesine düştük. Mektep talebesi arasında okunmak üzere mektepte el yazısiyle gazete tesis ettik.
Sınıf dahilinde ufak teşkilâtımız vardı. Ben heyet-i idareye dahildim. Gazetenin yazılarını ekseriyetle ben yazıyordum.
O zaman Mekâtip (okullar) Müfettişi İsmail Paşa vardı. Bu harekâtımızı keşfetmiş. Tâkip ettiriyormuş. Mektebin Müdürü Rıza Paşa isminde bir zattı. Bu zat Padişah nezdinde İsmail Paşa tarafından tahtie edilmiş (hatalı görülmüş) ''Mektepte böyle talebe var. Ya farkında olmuyor, ya müsamaha ediyor.'' denilmiş. Rıza Paşa mevkiini muhafaza için inkâr etmiş.
Bir gün, gazetenin icap eden yazılarından birini yazmakla meşguldük. Baytar dershanelerinden birine girmiş, kapıyı kapatmıştık. Kapı arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşa'ya haber vermişler. Sınıfı bastı. Yazılar masa üstünde ve ön tarafta duruyordu. Görmemezliğe geldi. Ancak dersten başka şeylerle iştigal vesilesiyle tevkifimizi emretti. Çıkarken: ''Yalnız izinsizle iktifa olunabilir'' dedi. Sonra hiçbir ceza tatbikına lüzum olmadıını söylemiş. Böyle hareket etmesinde, kendine atfedilen kusuru meydana çıkarmamak gayretinin dahli olmakla berabre hüsn-i niyeti de inkâr edilemezdi.
Eskân-ı Harbiye sınıflarının nihayetine kadar bu işlere devam ettik. Yüzbaşı olarak mektepten çıktıktan sonra İstanbul'da geçireceğimiz müddet zarfında bu işlerle daha iyi iştigal için bir arkadaş namına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimizin hepsi tâkip olunuyor ve biliniyordu.
Aramıza Giren Hafiye
Bu sırada Fethi Bey namında eski arkadaşlardan zabit iken askerlikten terdolunmuş bir zat karşımıza çıktı. Kendisinin sefalet-i halinden (yoksul durumundan) muavenete (yardıma) muhtaç olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından bahisle bize iltica etti( sığındı). Biz de bu zatı malikolduğumuz apartmanda yatırmaya ve muavenet (yardım) etmeye karar verdik. İki gün sonra kendisinin talebi üzerine bir yerde mülâki olacaktık. Gittiğim zaman yanında mâbeyne mensup bir de yâver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey namında bir zat vardı, derhal götürmüşler. Bir gün sonra da bizi tevkif ettiler. Fethi Bey meğer İsmail Paşa'nın hafiyesi imiş, bir müddet münferit surette mahpus kaldım. Sonra mâbeyne götürdüler. İsticvap edildim (sorguya çekildim). İsmail Paşa, başkâtip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. İsticvaptan anladık ki gazete çıkardığımızdan, teşkilât yaptığımızdan, apartmanda çalıştığımızdan, hulâsa bütün bu işlerden dolayı maznun bulunuyorduk. Daha evvelki arkadaşlar itiraflarda bulunmuşlar. Birkaç ay böyle mevkuf tutulduktan sonra bıraktılar.
Askerî Hayatımın Başlangıcı
Birkaç gün sonra Erkân-ı Harbiye Dairesine tekmil erkân-ı harp arkadaşları çağırdılar. Mütesaviyen (eşit olarak) Edirne ve Selânik'e, yani o zamanki ikinci ve üçüncü ordulara gönderilmemiz mukarrerdi. Kur'a çekileceğini, fakat beynimizde (aramızda) anlaşırsak kur'aya lüzum kalmayacağını söylediler. Ben arkadaşlara işaret ettim. Biraz konuştuk. Filhakika ufak bir anlaşma neticesinde ikinci ve üçüncü ordulara gidecekleri ayırdık. Bu tarz hareketi aramızda teşkilât bulunduğuna delil diye telâkki ettiler. Beni Suriye'ye nefyettiler (sürgün ettiler). Þam'da bir süvari kıt'asında staj yapmaya memur olunmuştum. O sıralarda Dürzîlerle bir takım meseleler vardı. Dürzîler üzerine kıtaat sevkolunuyordu. Ben de bu meyanda gittim. Dört ay orada kaldım.
Hürriyet Cemiyetinin Tesisi
''Hürriyet Cemiyeti'' namında bir cemiyet vücude getirdik. Bunu tevsi (genişletmek) için aldığımız tedbirler meyanında benim muhtelif sünufu askeriyede (askeri sınıflarda) staj yapmak bahanesiyle Beyrut, Yafa ve Kudüs'e gitmem vardı.
Böylece hareket ettim. İsimlerini saydığım yerlerde teşkilât yapıldı. Yafa'da, daha fazlaca kaldım. Oradaki teşkilât daha kuvvetli oldu. Fakat Suriye'de arzu ettiğimiz derecede işi taazzuv ettirmek (oldurmak) gayri mümkün görünüyordu. Bende işin Makedonya'da daha sert gideceği kanaati vardı. Oraya gitmek için çare düşünmekte idim.
Nefye (sürgüne) dair hakkımda çıkan iradede ''vesait-i sehile ile memleketine gidemeyecek bir yere gönderilmesi'' kaydı vardı. Bu itibarla Makedonya'ya gitmek müşküldü. O esnada bir yanlışlık mahsulü olduğuna şüphe olmayan bir mezuniyet tezkeresi elimize geçti. Buna yanlışlık denebilir. Fakat bu yanlışkı şurada burada çalışan komite erkânının netice-i mesaisi (çalışmalarının sonucu) olarak icat edilmişti.
Bu tezkereye nazaran mezunen İzmir'e gidebilecektim. İşin içinde bir yanlışlık olduğunun meydana çıkacağını takdir ediyordum. Fakat o esnada Selânik'te topçu müfettişi bulunan Þükrü Paşa'nın gayet vatanperver bir zat olduğunu hikâye ediyorlardı. Kendisine bir mektup yazdım. Kendimi ve maksadımı az çok açıkça anlattım. Bu maksatların seri surette yapılması Makedonya'ya gitmeme mütevakkıftı (bağlı idi). Kendi evsafı hakkında duyduğum şeyler doğru ise delâlet (yardım) etmesini rica ettim. Doğrudan doğruya cevap vermedi. Fakat ne şekilde olursa olsun kendiliğinden Selânik'e gidersem işi temin edeceğini bilvasıta bildirdi. Tezkereyi cebimize koyduk. Makedonya'ya gitmek üzere hareket ettim. Fakat hareketi müteakıp meselenin meydana çıkması ihtimaline karşı izimi kaybettirmek için evvelâ Mısır'a, sonra Yunanistan'a gitim. Þayet bir malûmat olursa oralardan geçerken Yafa'da bildireceklerdi. Hiçbir şey yazmadılar. Mütenekkiren (kılık değiştirerek) Selanik'e girdim. Bir gece Þükrü Paşa'yı gördüm. Benimle temastan tevahhus ediyordu (ürküyordu). Ben ciddî bir nokta-i istinat (dayanma noktası) bulmaksızın dört ay kadar Selânik'te kaldım. Hürriyet Cemiyeti'nin bir şubesini tesis ettim.
Makedonya'ya Resmen Nakil
Selânik'te bulunduğumu İstanbul haber alarak, takibata başladı. Oradan tekrar mütenekkiren (kılık değiştirerek) Yafa'ya geldim. O zaman bir Akabe meselesi vardı. Kendimi derhal hududa memur ettim. Arandığım zaman hudut üzerinde isbat-ı vücut ettim.
Cem'an (Toplam) iki buçuk, üç sene Suriye'de kalmıştım. Bu müddet zarfında her şey unutulmuştu. Makedonya'ya nakil için resmen müracaat ettim. Maksadıma nihayet vâsıl oldum.
Selânik'e geldiğimde bizim Hürriyet Cemiyeti'nin ''Terakki ve İttihat'' namını aldığını duydum. Doktor Nazım Bey, Paris'ten Selânik'e gelmiş. ''Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin tarihte yeri var. O nam altında çalışırsa daha iyi tesir eder'' diye arkadaşları ikna etmiş. Cemiyet o nam altında çalışmakta devam etti. Resmi memuriyetim, maiyet müşürü erkân-ı harbiyesinde idi. Ben bu vaziyette iken 1324 (1908) senesi geldi ve Meşrutiyet ilan olundu.
Meşrutiyet'ten sonra
Meşrutiyet'ten sonra bütün eşhas (şahıslar) meydana çıktı. O zamana kadar saf ve nezih (temiz) çalışıyorduk. Ben herkesi öyle biliyordum. Þahsi nümayişleri çirkin buldum.
Bazı arkadaşların harekâtını şayan-ı tenkid gördüm. Tenkidden içtinap etmedim (çekinmedim).
Bu fenalıkları bertaraf etmek için ilk düşündüğüm tedbir ordunun siyasetten çekilmesi nazariyesi idi. Bunu diğer arkadaşlar caiz görmüyorlardı. Nihayet 31 Mart Vak'ası oldu. Bu vak'a üzerine Makedonya'dan giden kıtaatın ve ilk devirde Edirne'den bunlara iltihak eden kuvvetlerin erkân-ı harbiye reisi olarak İstanbul'a gittim. Bidayette kumandan Hüsnü Paşa idi. ''Hareket Ordusu'' ismini ben buldum. O zaman bunun manasını kimse anlamamıştı. Mesele şundan ibaretti: İstanbul'a hitaben bir beyanname yazmak lazım geldi. Bunu ben yazdım. Sonra sefirlere hitaben ikinci bir beyanname yazdık. Buna ne imza konulması münasip olduğunu düşündük. Bazı arkadaşlar ''Hürriyet Ordusu'' dediler. Halbuki bütün ordu hürriyet ordusu vaziyetinde idi.
Hareket halinde bulunan kuvvetlerin vaziyetini göstermek için ''hürriyet ordusunun operasyon kuvvetleri'' denildi. Ben bu ''operasyon'' kelimesinin Türkçeye tercümesini düşünerek ''Hareket Ordusu'' tâbirini kullandım.
31 Mart'tan sonra
31 Mart meselesi halledilince tekrar Selânik'e döndüm. Ordunun cemiyetten ayrılması ve siyasetle iştigal etmemesi nokta-i nazarını bu defa daha kuvvetle ileri sürmeye başladım.
İlan-ı meşrutiyetten (meşrutiyetin ilanından) sonra teşkilât yapmak için Trablusgarp'a gönderilmiştim. Her defa orada İttihat ve Terakki Kongresi'ne murahhas (delege) intihap olunuyor, fakat gitmiyorduk. Bir defa yalnız bu maksadı anlatmak için gittim. Maksadımı kabul ettirdim. Fakat muvaffakiyet yalnız kongrenin nazari kararında kaldı. Tatbik edilmedi. İttihat ve Terakki'nin bazı eşhası (kişileri) ile aramızda Meşrutiyet'ten sonra başlayan ihtilâf-ı efkâr (fikir ayrılığı) nihayet derecede şiddetlendi ve tamam bu ana kadar devam etti.
Bundan sonra yeni ordu teşkilâtı yapıldı. İzzet Paşa Erkân-ı Harbiye Reisi idi. Ben bu teşkilâtta Selânik kolordusu Erkân-ı Harbiyesi'ne küçük rütbede bir zabit sıfatıyla dahil oldum. Henüz kolağası rütbesinde idim. Ordunun talim ve terbiyesi ile uğraşıyordum. Bu itibarla şifahi ve tahriri pek çok tenkitler yapmak mecburiyeti hâsıl oluyordu. Bun tenkidat bilhassa eski kumandanları rencide ediyordu. Bunun, benim ameliyattan ziyade nazariyatçı olduğumdan ileri geldiğine zahip olarak (kapılarak) mücazat (cezalandırma) kabilinden 38'inci piyade alayına kumandan yaptılar. Bu tâyin gazap yüzünden rahmet oldu. Alay Kumandanlığı'nı ifa ettiğim sırada, Selânik'te bulunan tekmil garnizon kıtaatı, alayın tatbikatına kendiliklerinden iştirâke başladılar. Verilen konferanslara diğer zabitlerin iştirâki görüldü. O zaman Selânik'te bu faaliyetten şüphelendiler. Beni Mahmut Þevket Paşa marifetiyle İstanbul'a çağırdılar. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye'de bir vazifeye tâyin ettiler.
Selânik'te bulunduğum sırada Arnavutluk harekatıyla meşgul olmuştum. Evvela Þevket Turgut Paşa memur iken Mahmut Þevket Paşa bizzat Arnavutluk harekâtını ele almıştır. Beni de erkân-ı harbiye reisi diye beraber götürdü.
Trablus ve Balkan harpleri
İstanbul'a çağırıldığım sırada İtalyanlar Trablusgarp'a hücum ettiler. Ben de tebdil-i nam (ad değiştirme) ve kıyafet ederek bazı arkadaşlarla beraber Mısır'a oradan Bingazi taraflarına gittim. Bir sene kadar devam eden harp esnasında Bingazi Kuvvetleri Kumandanlığı'nda bulundum.
Asıl memlekette de Balkan Harbi başlamıştı. Bulgar ordusu Çatalca hattına ve Bolayır'ın şimâline (kuzeyine) geldiği bir sırada İstanbul'a avdet ettim (döndüm).
Umumî harp
Bu senenin nihayetinde Harb-i Umumî ilan olundu. Vâki olan müracaat ve talebim üzerine Tekirdağı'nda henüz teşkil edilen 19'uncu fırkaya kumandan oldum. Arıburnu'nda, Anafarta'da bulundum. İngilizler çekilip gittikten sonra bir ay Edirne'de 16'ncı Kolordu ile kaldım. Sonra Kolordu Kumandanı olarak Diyarbakır ve havalisine gittim. Orada yaptığımız mühim muharebelerden biri, Bitlis ve Muş'un Ruslardan istirdadıdır (kurtarılmasıdır).
Harbin son safhasında
Harbin son safhasında bazı fikirlerim kabul edilmeyince kumandayı da red ile İstanbul'a döndüm.
O sıralarda idi. Veliahd ile birlikte Alman Karargâh-ı Umumîsi'ne gittik ve Alman garp cephesinin bazı aksamını gördük. Bu müşahedatımdan (gözlemimden) Hindenburg ve Ludendord ile mülâkatlarımdan sona mutalebat-ı sâbıkamdaki (eski isteklerimdeki) isabete daha ziyade kani oldum.
O zaman hâsıl ettiğim son kanaat, Harb-i Umumi'ye dahil olunduğu ilk anda söylemiş olduğum fikrin aynı olarak tecelli etti (meydana çıktı).
Binnetice vaktiyle istifa etmiş olduğum 7. Ordu Kumandanlığı'na tekrar başlamak üzere Nablus'a gittim.
Mütarekeden sonra
Aynı sıralarda mütareke imza edilmişti. Daha Halep'te iken, derhal kabineyi tebdil etmek (değiştirmek) ve yerine isimlerini sarahaten (açıkça) söylediğim zevattan (kişilerden) mürekkep bir kabine geçirmek lüzumunu ve aynı zamanda benim İstanbul'a celbim faydalı olacağını açıktan açığa İstanbul'a bildirmiştim. Vâkıa kabine tebeddil etti, fakat benim İstanbul'a celbime lüzum görülmedi. Nihayet bu kabine de düştükten sonra İstanbul'a gittim.
İstanbul'a muvasalatımda (varışımda) benim nazarımda vaziyet şu idi: Meclis-i Meb'usan nasıl hareket etmek lazım geleceğinde mütereddit (kararsız) bulunuyordu.
Yeni sukut etmiş (düşmüş) zevatla ve mes'uslarla ayrı ayrı görüştüm. O zaman düşündüğüm şey, her ciheti tatmin ederek müdafaa-i memleket için kuvvetli bir vaziyet ihdas olunabileceği merkezinde idi. Fakat bu düşünce üzerinde lüzumu kadar çalışmaya vakit kalmadan Meclis'in feshine şahit olduk.
İstanbul erbabı hamiyetince (hamiyetli kimselerinden) muhtelif namlar altında programlar ve fırkalar teşkil olunmak suretiyle çare-i halâs (kurtuluş yolu) aranmakta idi. Bunların her birini ayrı ayrı tetkik ettim. Hiçbiri bir kuvve-i teyidiyeye (inandırıcı kuvvete) istinat etmiyordu (dayanmıyordu). Binaenaleyh hiçbiriyle teşrik-i mesâiden (işbirliğinden) bir netice beklemedim. Kuvve-i teyidiyenin doğrudan doğruya millet olacağı kanaati bende pek kuvvetli idi.
İstanbul'dan ayrılmak kararı
İstanbul'da cereyan eden ahvalden, yapılan teşebbüslerden, bilhassa vaziyetin vahamet (ağırlık) ve fecaatinden milletin haberi yoktu. İstanbul'da oturup milleti haberdar etmek imkânı da kalmamıştı. Binaenaleyh yapılacak şeyin İstanbul'dan çıkıp milletin içine girmek ve orada çalışmak olduğuna karar verdim. bunun suret-i icrasını (uygulama şeklini) düşündüğüm ve bazı arkadaşlarla müzakere ettiğim sırada idi ki hükümet beni ordu müfettişi olarak Anadolu'ya göndermeyi teklif etti. Bu teklifi derhal maalmemnuniye (sevinçle) kabul ettim ve tam Yunanlıların İzmir'e girdikleri gün idi ki İstanbul'dan ayrıldım.
Benim düşündüğüm şu idi: Her tarafta muhtelif namlar altında birtakım teşekküller başlamıştı. Bunları aynı program ve aynı nam altında birleştirerek bütün milleti alâkadar etmek ve bütün orduyu da bu maksada hâdim (hizmet eder) kılmak lâzımdı. Anadolu'ya girdiğim zaman, daha ordu müfettişi sıfat ve salâhiyeti üzerimde iken, bu noktadan işe başladım ve bu maksat az zamanda hâsıl oldu.
Takip ettiğim tarz-ı mesai (çalışma tarzı) İstanbul'da malûm olunca beni İstanbul'a celbetmek istediler. Gitmedim. Binnetice istifa ettim.
Bir ferd-i millet sıfatıyla Erzurum Kongresi'ne iştirak ettim. Erzurum Kongresi'nde tespit edilen esasları bütün memlekete teşmil (yayma) maksadıyla Sivas'ta da bir kongre akdolundu. Bu kongrelerin tevlit ettiği Heyet-i Temsiliye namındaki heyetle kongrelerin esasatını takip ettik.
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Meb'usanın (milletvekillerinin) tekrar intihabı (seçimi) ve Meclis'in İstanbul'da küşadı (açılması) temin olunmuşsa da Meclis'in duçar-ı tecavüz (saldırıya uğramış) olması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni vücude getirmeye teşebbüs olunmuş ve bu suretle 23 Nisan tarihinde bu Meclis toplanıp işe başlamıştı. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nda mevcut olup mezkûr kanunun ruhunu ifade eden ve ilk projede zikrolunan prensiplerin menşeine gelince, esasen ötedenberi Hâkimiyet-i Milliye'nin en iyi temsili mümkün olacağına dair nazari olarak bazı tetkikat ve tetebbuat-ı nazariyeden benim çıkarabildiğim netice şu idi: Hâkimiyet-i Milliye'nin tamamıyla mütecelli olması (meydana çıkması), bunun sahib-i aslîsi (asıl sahibi) olan bütün insanların bir araya gelip, bunu bilfiil istimal etmesiyle (kullanmasıyla) mümkündür. Fakat bütün Türkiye ahalisinin toplanması suretiyle bu maksadın teminine amelî bir çare olsa olsa bunların sahib-i salâhiyet vekillerinin bir araya gelip bu işi yapması olabilirdi. Hâkimiyet-i Milliye'mizin bir zat veyahut eşhası mahdut (sınırlı) kabine gibi bir heyet tarafından temsil edilmesi yüzünden memleketi ve milleti istibdattan kurtaramadığımız vekayi-i tarihiye ile (tarihi olaylarla) müsbit (ispat edilmiş) olduğundan herhalde bu hakkı temsili mümkün olduğu kadar çok insanlardan mürekkep ve müddet-i vekâleti az bir heyette temsil ve tecelli ettirmek bence yegâne çare idi. Memleket dahilinde ve millet içinde evvel ve âhır (sonra) yapmış olduğum tetkikat ve tetebbuat (araştırma) da bana bu fikrin kaabiliyet-i icraiyesinde (uygulamasında) büyük imkânlar ve isabetler olduğu kanaatini vermişti. Herhalde halkımızı idare ile yakından alâkadar etmek yani idareyi doğrudan doğruya halkın eline verebilecek bir tarzı idareyi tesis etmek hem Hâkimiyet-i Milliye'nin hakiki olarak temsili ve hem de bu sayede milletin benliğini anlaması itibariyle elzem (çok lüzumlu) idi.
İşte bu düşüncelerin bu tetkiklerin ilhamı olarak bu proje yapılmıştı.
Teşkilât en ufak daireye kadar teşmil edildiği takdirde muhassalanın (elde olunan sonuç) daha büyük ve feyznak (feyizli) olacağına şüphe yoktur. Memleket ve milletin içinde bulunduğu müşkülâtı ve hal-i harbi de (savaş durumunu da) düşünürsek Meclis'in muhassala-i faaliyetini (çalışmalarının sonucunu) ve oradaki muvaffakiyetini takdir etmemek mümkün değildir.
Misak-ı Milli ve ondan sonrası
Misak-ı Milli sulh akdetmek için en mâkul ve asgari (en az) şeraitimizi (şartlarımızı) ihtiva eder bir programdır. Sulhe vâsıl olmak için temerküz ettireceğimiz (toplayacağımız) esasatı ihtiva eder. Fakat memleket ve milleti kurtarmak için sulh yapmak kâfi değildir. Milletin halâs-ı hakikisi (gerçek kurtuluşu) için yapılacak mesai ondan sonra başlayacaktır. Sulhtan sonraki mesaide muvaffak olabilmek milletin istiklâlinin mahfuziyetine (korunmasına) vâbestedir (bağlıdır). Misak-ı Milli'nin hedefi onu temindir. Memleket ve milletin âtisinden (geleceğinden) asıl emin olabilmesi, bir defa milliyetçilik esasına istinat eden teşkilâtı idariyesinin bihakkın teşmiş ve taazzuv ettirilmesi ve tatbik olunmasıyla beraber ahval-i iktisadiyemizin (ekonomik durumumuzun) refah-ı millimizi (milli refahımızı) temin edecek tarzda ıslah ve ihyasına (canlandırılmasına) vâbestedir (bağlıdır).
Bu hakayikı (gerçeği), akîde-i milliye tanıyarak muhafaza edebilecek bir heyet-i içtimaiye olabilmemiz için de maarifimizi tamamen amelî ve ihtiyacat-ı hakikiyemize (gerçek gereksinmemize) muvafık bir program dairesinde ihya etmek lazımdır. Bu noktalarda muvaffakiyet sayesinde memleket imar edilebilecek ve millet zenginleştirilebilecektir.
Ufak bir program kadrosu söylemek lazım gelirse: teşkilât baştan nihayete kadar millet teşkilâtı olacaktır. İdare-i Umumiye'yi milletin eline vereceğiz. Bu Heyet-i İçtimaiye'de sahib-i hak olmak, herkesin sahib-i sa'y (çalışma sahibi) olması esasına istinat edecektir (dayanacaktır). Millet, sahib-i hak (hak sahibi) olmak için çalışacaktır.
Islah olunacak şeyler, iktisadiyat ve maariftir. Bu sayede memleket imar edilecek, millet refah sahibi olacaktır.
Hiçbir millet ve memlekete karşı fikr-i tecavüz (tecavüz fikri) beslemeyiz. Fakat muhafaza-i mevcudiyet ve istiklâl için, bir de milletimizin bu dediğimiz sahada müsterihane ve kemal-i itminan (tam bir güvenle) çalışarak müreffeh ve mesut olmasını temin için her vakit memleket ve milletimizi müdafaaya kaadir (gücü yeter) bir orduya malikiyet de nuhbe-i âmâlimizdir (emellerimizin en kutsalıdır).
Teşkilâtı idaremizde bütün bu esasların mahfuziyeti tabiidir. Buna nazaran hükümet doğrudan doğruya BMM'nin kendisidir. Böyle umur-u idareyi (idari işleri) memlekette sahib-i icraat olan bir heyetin, muhtelif fikir ve içtihatlar etrafında toplanmış partilerden ziyade müşterek nukat-ı esasiyeye (esas noktalara) riayetkâr mümteziç (kaynaşmış) ve müstenit bir heyet olması şayanı arzudur. Ancak içtimai esaslarımızın menbaı (kaynağı) olan millette henüz hayat ve saadat-i hakikiyelerini kâfil (sağlayan) efkârı umumiye şâmil bir surette gayri mütebariz (belirsiz) olduğundan, bundan istifade ederek kendi fikir ve içtihatlarının isabetli iddiasında bulunacak bazı insanlarıny ine bazı kimseleri kendi nokta-i nazarlarına raptetmesi (bağlaması) ve binnetice parti haline teşekküller vücude gelmesi baîdül ihtimal (uzak ihtimal) değildir.
Buna mukabil bazı hususi içtihatların mevcudiyeti belki de müsademe-i efkâr (fikir çarpışması) için faydalı olabilir. Fakat eskisi gibi millet ve memleketten memba ve nokta-i istinat (kaynak ve dayanak noktası) almayan ve onun menafi-i hakikiyesiyle hiç münasebeti olmayacak surette ya sırf nazari veya hissi ve şahsi programlar etrafında parti teşkiline kalkışacak insanların millet tarafından hüsnü telâkkiye mazhar olacağını zannetmiyorum.
Benim bütün tertibat ve icraatta düstür-u hareket ittihaz ettiğim bir şey vardır. O da vücuda getirilen teşkilât ve tesisatın şahısla değil, hakikatle kaabili idâme (sürekli) olduğudur. Binaenaleyh herhangi bir program, filanın programı olarak değil, fakat ihtiyac-ı millet ve memlekete cevap verecek efkârı (düşünceleri) ve tedabiri (tedbirleri) ihtiva etmesi itibariyle haiz-i kıymet ve itibar olabilir.
Þahsi emeller istinatgâh bulamaz
Misak-ı Milli dairesinde temin-i mevcudiyet ettikten sonra gürültü çıkarıp fesatçılık edecek ve tevsii arazi fikrinde bulunacak adamlar ortaya çıkamaz. Bence buna imkân yoktur.
(Başbuğ Atatürk - 1922)
Derleme: Türkiye Atatürkçüler Birliği Teşkilatı
Savaşan Atsız
Kaynak: http://www.turkiyeataturkculerbirligi.tr.cx
(ALINTIDIR)
|
|
|
| Başbuğ Atatürk'ün İç Basına Türkçü Mülakatları |
|
Yazar: Emekli Subay - 26-10-2006, 03:29 - Forum: KONU DISI
- Yorum Yok
|
 |
Başbuğ Atatürk'ün İç basına Türkçü Mülakatları
TÜRKÇÜ MÜLAKAT (1)
''- Bu maksadı temine medar olabilecek (yarayabilecek) iki mufassal (ayrıntılı) mülâkat yapılmıştır. Bittabi ben de İstanbul'un kıymetli erkân-ı matbuatı (basın mensupları) ile böyle bir temasa mazhar olduğundan dolayı suret-i mahsusada memnun bulunuyorum. Memnuniyetimin en mühim sebebi, bence de tabiî olarak şayan-ı arzudur ki enim ve bilcümle rüfekay-ı mesaimin (çalışma arkadaşlarımın) vaziyeti dahiliye ve hariciyeyi nasıl görmekte olduğumuzu ve âtiye (geleceğe) ait mesail-i millîyemizin (ulusal sorunlarımızın) nasıl olması lâzım geleceği tasavvurunda bulunduğumuzu bütün millet ve cihan bir an evel bilsin. Bunu teminde bilcümle matbuatın olduğu gibi, çok mühim olan İstanbul matbuatının ifa edeceği hizmetin derecesi suhuletle (kolaylıkla) takdir olunabilir. Vuku bulan mülâkatlarda mezkûr üç esaslı zemin üzerinde çok teferruatlı ve hattâ münakaşalı müdavele-i efkâr (fikir alışverişi) edildi. Ve benim arzu ettiğiniz her nokta ve bütün teferruat üzerindeki beyanatımı dinlediniz, bu suretle muttali olduğunuz (öğrendiğiniz) hususatın birkaç kelime ile hülâsasını yapmak lâzım gelirse denilebilir ki:
1- Millet üç buçuk seneden beridir iktiham ettiği (göğüslediği) müşkülât ve fedakârlığın mütebariz (belirgin) ve müsbet metayicini (olumlu sonucunu) görmekle, takip olunan hatt-ı hareketin mutlaka hedef-i saadete (mutluluk hedefine) vüsulünden (ulaşacağından) emindir. Bugünkü muvaffakıyatı behemehal tespit ve teyit ettirmek için lüzum gösterilirse, şimdiye kadar olduğundan daha vâsi (geniş) bir azim ve itmi'nanla (güvenle) fedakârlığını ve gayretini idameye müheyyadır (hazırdır). Milletin mutlaka sulh veya mutlaka harp arzusu gibi, başlı başına bir ifade-i kat'iyesi yoktur. Millet an'anesinin bâriz bir şiarının ifadesini kullanmaktadır: ''Hayırlı olanı isteriz!'' Hayırlı olan, bizi şimdiye kadar hayır ve selâmete isal edenlerin hükmedecekleri tarzdır. Milletin bu ifade ile kasdettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükûmetidir. Bunların düşündüğü behemehal sulhü istihsal etmektir. (sağlamaktır).
Buna milletin ve memleketin ihtiyacı olduğu kadar bütün cihan-ı medeniyetin kat'î ihtiyacı vardır. Bir kere hal-i harbi (savaş durumu) idame etmekle (sürmekle) evvelâ arzuy-u millîyi yerine getirememek, saniyen cihani medeniyetin huzur ve sükûnuna mâni olmak gibi mesuliyetlerin faili olmak doğru olmadığı gibi bilhassa bunun bütün gayreti samimî olarak istihsal-i sulh (barışı elde etmek) için her türlü tedbire tevessül etmektir. Ve bütün kalbini bilâ istisna cihana açık olarak göstermeyi temine çalışmaktır. İtilâf devletlerinin bu hakikati anlamamalarına ihtimal vermemektedir. Eğer devletlerin ve milletlerin konferanstaki mümessilleri bu içtimaın hilâfına harekete devamda ısrar gösterirler ve cihan-ı insaniyet ve medeniyetin tehalükle (can atarak) intizar eylediği (beklediği) sulhün akdini akim (sonuçsuz) bırakırlar ise Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükûmeti bundan çok müteessir olacaktır. Bu insanî teessürü kendisini elbette zaaf ve tereddüd-ü kalbe düçar edemez. Üç buçuk seneden beri istihsâli (elde edilmesi) uğrunda ihtiyar olunmadık fedakârlık kalmayan hukuk-u asliye-i milliyesini (en esaslı millî hukukunu) behemehal istihsal ve teminden ibaret olan vazifesini, yine bütün milletin kaabiliyetine, kudretine, azmine ve kendisine olan emniyet ve itimadına istinaden şimdiye kadar olduğundan daha büyük bir faaliyetle ifaya (yerine getirmeye) devam edecektir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin muzaffer orduları yeni zaferler istihsali aşkından müstağni (kanıksamış) değildirler. fakat bu zafer aşkı milletin selâmet ve saadetini temin aşkından münbaistir (doğmaktadır). İkincisinin husulü, birinciyi hasıl telâkki ettirebilir.
2- Hükûmet hal-i harb ve hal-i intizarın devamına rağmen milleti, şimdiden yeni usulümüzde idarenin mütekeffil olduğu (üzerine aldığı) menafi-i hakikiyeden (hakiki menfaatlerden) müstefit edebilmek (faydalandırabilmek) için lüzumu veçhile çalışmakta, yeni bir teşebbüs almakta veya yeni bir teşebbüsün esaslarını düşünmektedir. Memleketin en ücra köşelerinde bile huzur ve asâyiş-i millet o derece temin edilmiştir ki bunu zaman-ı sâbıkın (geçmiş zamanın) en sâkin bir devresindeki hâl ile mukayese etmek nabemahal (yersiz) olur. Herkes emniyetle ve bilhassa çok büyük ümitlerle tarlalarında veya sanatları başında faaliyete geçmiş bulunuyor. Ve sa'y ve amellerinin (çalışma ve gayretlerinin) kendilerinden gasbedilmeyecek semerelerinin iktitafından (devşirilmesinden) emindirler. İktisaf, amarif işleri, muavenet-i içtimaiye (sosyal yardım) himmetleri şimdiden kabil-i temas (dokunulabilir) yeni neticeler vermiştir. Ziraat mektepleri mevcut olanlardan maada (başka) Bursa'da, Balıkesir'de, İzmir'de, Adana'da, Erzincan'da beş mektebe malik olmakla tezyit edilmiştir (arttırılmıştır). Harbin ve inkılâbatın atalete (durgunluk) koyduğu ziraat bankaları yeniden hal-i faaliyete vazedilmiş (konmuş) ve birçok şube ihdas ederek (açarak) milletin muavenetine şitap etmeye (koşmaya) başlamıştır. Birçok mülteci ve muhacirler refah ile mütenasip yerlere sevk ve iskân edilmiştir. Bunun daha iyi temini iin hususî muavenet bankaları tesis edilmek üzeredir. Köylülere mühim miktarda (2 buçuk milyon liralık) alât ve edevat-ı ziraiye tevzi edilmiş ve bu husustaki tevziata devam edilmektedir. Ayrıca köylülere alât ve edevat-ı ziraiye vermek ve bunları icabında tamir etmek için sermayenin yüzde yetmişine iştirâk edeceğimiz bir şirket ile anlaşılmak üzeredir. Bu, çiftçilerin çok memnuniyetini ve menfaatini mucip olacaktır. Nafia (bayındırlık) teşebbüsatı kariben (yakında) fiile münkalip olabilecek (çevrilebilecek) ümitbahş (ümit verici) bir zemindedir. Bunun neticesinde memleketin hüçümle merakiz-i mühimmesi (önemli merkezleri) yekdiğerine az zamanda şimendüferle kesb-i irtibat edecektir (bağlanacaktır). Mühim hezain-i madeniye (maden hazineleri) açılacaktır.
Memleketimizin baştan nihayete kadar harap manzarasını mâmureye tahvil etmekten (bayındır duruma çevirmekten) ibaret olan gayenin temel taşları her yerde gözleri tesrir edecektir (sevinç içinde bırakacaktır). Çalışmak ve mesut olmak ihtiyacında bulunan bütün halkımız için, ameleler için geniş ve emin çalışma sahaları davetlerini yapmakta gecikmeyecektir. Memleketi mâmur ve milleti mesut etmek için tasavvur ve teşebbüs edilen bütün bu işlerde takip olunacak programın esas noktalarına fiilen tevessül edilmiş (girişilmiş) addolunabilir. Bilhassa faaliyet-i iktisadiyeyi istinat ettireceğimitz esaslar her türlü vukufla beraber bilhassa doğrudan doğruya memleketimizin topraklarını koklayarak ve bu topraklarda bizzat çalışan insanların sözlerini işiterek tespit olunacaktır. Sanayi ve ticaretimiz için dahi aynı mütalâa yapılacaktır. Bunun içindir ki şubatın on beşinde İzmir'de belki beş bin kişinin toplanabileceği bir kongre yapılacaktır. Bu kongre bizzat millete ve bir taraftan da diğer milletlere anlatacaktır ki yeni Türkiye devleti temellerini süngü ile değil, süngünün dahi istinat ettiği iktisadiyatla kuracaktır. Yeni Türkiye devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye devleti bir devlet-i iktisadiye olacaktır ve bu devleti en kuvvetli temeller üzerinde çok az zamanda kurmak hususunda Japonlardan az müstait olmadığını bilfiil isbat edecektir.
Bu saydığım teşebbüsat-ı iktisadiye ve sınaiye içinde bahsettiğim şirketlerin, istiklâl ve hâkimiyeti milliyemize hürmetkâr milletlerin emniyetle hükûmetimizle temas eylemleri ve kanunlarımız dairesinde anlaşmaları ile faaliyete geçebileceklerini söylemeye hâcet yoktur. Filhakika memleketimizi az bir zamanda mâmur etmek için milletimizin gayri kâfi sermayesi karşısında haricin sermayesinden, vesaitinden, ihtisasından istifade etmek hakikî menfaatimizin iktizasındandır. Hükûmetimiz, izahına lüzum olmayan esasatın riayetkârı kalacak olan her devlet ve millete karşı bu hususta emniyet ve samimiyetle ahz-ı mevki edecektir (durum takınacaktır.)
3- İçinde bulunduğumuz vaziyette çok kuvvetli olduğumuzu temin ve teşebbüsat-ı müstakbelemizde behemehal muvaffak olacağımızı bize vaadeden keyfiyet, milletin inkılâp ile ve mücadele ile tesis etmiş olduğu bugünkü hükûmetimizin şekli ve mahiyetidir.
Hükûmetimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti millîdir, tamamıyla maddîdir, hakikatperesttir. Mevhum (boş) mefkûreler arkasında o mefkûrelere (ülkülere) vâsıl olmak için değil, fakat isâl etmek (ulaştırmak) hulyasıyla milleti kayalara çarparak, bataklara batırarak, en nihayet kurban ederek mahvetmek gibi cinayetten hazer eden (çekinen) bir hükûmettir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarının umdesi şu iki esastır:
1- İstiklâl-i tam, 2- Bilâ kayd-ü şart hâkimiyet-i milliye.
Birinci umdesinin ifadesi ''Misak-ı Millî''dir. 2'nci ve hayati olan umdesinin beyanı ''Teşkilât-ı Esasiye Kanunu''dur. Millet, Misak-ı Millî'nin medlûlünu (anlamını) güzide evlâtlarından teşkil ettiği kahraman ordularıyla fiilen istihsal eylemiştir.
''Teşkilât-ı Esasiye Kanunu''nun ruh-u aslisî ise bu kanunun kitaplara geçmesinden evvel, milletin dimağında ve vicdanında temerküz eylemiş (toplanmış) olmasıyla ve ancak bunun ifadesi olmak üzere tesis ettiği Meclise verdiği vazife-i asliye ile ve senelerden beri ahkâmını fiilen tatbik edegelmekte olmasıyla ve en nihayet kanun şeklinde enzar-ı cihana (cihanın gözleri önüne) vazeylemesiyle (koymasıyla) tahakkuk eylemiştir. Hâkimiyet bilâ kayd-ü şart milletindir.
Hâdisat ve tecarib-i tarihiyemiz (tarihî tecrübelerimiz) bize milleti koyun sürüsü halinde kiyfin, arzu ve ihtirasların ve hiçbir suretle tatmin edilemeyen menfaatlerin istihsâline sürüklemekle mahvını münteç (neticeye varmış) mahiyete inkılâp eden idare tarzlarının artık memleketimizde mahall-i tatbiki kalmadığını göstermiştir. Millet hâkimiyetini değil, hâkimiyetin bir zerresini dahi âhıra (başkasına) terk ve feragın mucib olabileceği felâketin, izmihâlin (yıkıntının) hüsranın elemini her an kalp ve vicdanında hissetmektedir. Zaten iradenin ve hâkimiyetin gayri kabil-i tecezzi (parçalanamaz) ve taksim olunduğunu ilmen ve hakikaten düşündükten sonra böyle bir nazariyenin fiile tatbikine kalkışmak ancak nazarî ve sun'i bir işe bizzarur tevessül etmekten başka bir suretle kabil-i tefsir değildir. Millet ve memleketimiz için ise bu zaruret mündefi olmuştur (ortadan kalkmıştır). Çünkü milleti hâkimiyetten mahrum eden hâil (engel) milletin galeyan ve tuğyanıyla (coşmasıyla) biraz zahmetli ve fakat binnetice muvaffakıyetli surette ortadan kaldırılmıştır. Madumun (yok olmuşun) ihyasına kalkışmak ise bittabi gayri mümkünün mümkün olduğu zehap ve butlanında (zan ve saçmalığında) temerrüt (inat) olur. Bu, mütemerritlerin (dik kafalıların) ki milletin hüsranına bilerek veya bilmeyerek taliptirler, nedamet-i hakikiyesini (hakiki pişmanlıklarını) ve hüsran-ı elemini mucip olmaktan başka bir netice vermez.
Artık millete karşı namuskârane, açık, kat'i ilân-ı hakikat edenler çoktur. Milletimiz ise hakayikı hüsnü telâkiye ve icabâtını tatbika çok müsait ve müstaittir. (yatkındır). Bu istidadı isbat için yakın tarihin bile verebileceği misaller mebzuldür. (boldur). Felâketini müdrik milletimiz ne şeyh-ü-islâmların muktezay-ı dindir, diye irticaa davet eden fetvalarına, ve ne de halife ve padişahın camilerden çalınan âyât ve ehâdisi nebeviye ile müzeyyen (ziynetlenmiş) ve müzehhep (yaldızlanmış) sancakları başlarında taşıyan hilâfet ordularına ve ne de mücadele-i milliyye devamınca hiçbir şey istihsâl edilemedikten başka büsbütün mucib-i mahv ve izmihlâl (yıkıntı ve çöküntünün sebebi) olacağını beyan ile milleti istiklâl ve hâkimiyetinde müsamahakâr kılmaya sarf-ı makderet eden (kudret sarfeden) Babıâli ricalinin mesai-i fafilane (hatalı çalışması) cahilânesine ve en nihayet tayyarelerile halife ve padişahın beyannamelerini muharip (savaşan) ordumuz saflarına atan ave halife namına hareket ettiğini söyleyen Yunan ordusunun iğfalâtına (aldatmalarına) zerre kadar iltifat göstermedi; gösteremez ve göstermeyecektir. Bilhassa bundan sonra kat'iyyen gösteremeyecektir.
Çünkü bu millet asırlardan beri bu gibi mürtecilerin, cahillerin, riyâkârların, menfaatperestlerin, serserilerin, sözlerine inanmak saffetini gösterdiğinden dolayıdır ki bugün çamurdan ve sazdan izbelerde oturmaya mahkûm çıplak ayaklarıyla ve çıplak vücutlarıyla çamurların, karların, yağmurların biaman (amansız) şamarları altında yeniden aklını başına toplamak mecburiyetinde kalmıştır.
4- Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükûmeti, memleketin bütün vicdanlı ve namuskâr münevveranı (aydınları), millete ve memlekete karşı evvelâ bu millet ve memleketin birer evlâdı olmak itibarıyla, saniyen (sonra) mensup oldukları heyet-i içtimaiyenin cihan-ı medeniyette kadr-ü menziletini (derecesini) yükselttikçe bunun kendileri için ne derece mucib-i şeref ve bahtiyarî (bahtiyarlık) olacağını düşünmekle kendilerine müteveccih vazifenin memleketi ve milleti medeniyeti hâziranın ve icabat-ı insaniyenin (insanlık icaplarının) zarurî kıldığı mertebe-i tekemmüle (olgunlaşma mertebesi) getirmek için bütün mevcudiyetleriyle her türlü şuabat-ı mesaide (çalışma şubelerinde) en doğru yolları aramak ve bulmak, bunun en doğru olduğunu millete anlatmakla beraber üzerinde seri ve geniş hatvelerle (adımlarla) yürümeyi ve bütün milleti yürütmeyi temin etmektir. Bunda muvaffakıyetin istilzam eylediği (gerektirdiği) evsafı düşünerek, bu evsaftan mevcut olanlarını mevki-i istifadeye koymak ve mevcut olmayanlarını istihsale çalışmak hususundaki gayretin ne kadar ciddî olması lâzım geleceğini takdir ederiz. Hedef-i millî malûm olmuştur. Ona isâl edecek (ulaştıracak) yolları bulmak müşkül değildir, mühim olan, çetin olan o yollar üzerinde çalışmaktır. Denilebilir ki hiçbir şeye muhtaç değiliz. Yalnız bir tek şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak! Emraz-ı içtimaiyemizi (sosyal hastalıklarımızı) tetkik edersek asıl olarak bundan başka, bundan mühim bir maraz (hastalık) keşfedemeyiz, maraz budur. O halde ilk işimiz bu marazı esaslı surette tedavi etmektir, milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun netice-i tabiiyesi (tabii sonucu) olan refah ve saadet yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır.
5- Bilâ istisna bizim efrad-ı milletimiz çalışmaya hahişkerdir (isteklidir). Fakat sarfolunan mesaiden âzami istifade, sa'yde tatbik olunan usul ile mütenasiptir. Evvelâ usullerimizi en çok semerebahş tarçz-ı medenide tesbit etmeliyiz. Bir de mesai müteferrik çalışma çeşitli) oldukça netaciyi (sonuçları) o mesainin muhassala halinde vereceği neticeden çok dündur (aşağıdır). Bunun için milletin ihtiyacat-ı içtimaiyesini ve mazideki zararlarını tatmin ve telâfi edebilecek (giderebilecek) en mâkul programı tesbit etmeye mecburuz. Program bütün milletçe tatbik olunmalıdır. Bu ancak bir teşekkül-ü siyasî ile mümkün olur.
İşte bu hakikatin istilzam (gerektirmesi) ve icbarı (zorlaması) üzerinedir ki, bütün sunufu (sınıfları) yekdiğerine lâzım-ı gayr-i müfarik )(ayrılması kabil olmayan) olan çünkü menfaatleri yekdiğerinden tehalüf eylemeyen (ayrılmayan), milletimizin müşterek ve umumî olan menafi ve saadetini temin için bir fırka teşkili tasavvur edilmektedir. Fakat millî maksatlarımızdan ziyade şahsi menfaatler esasına müstenit (dayanan) siyasî teşekküllerden ve bu teşkilâtın iğfallerinden, müsademelerinden tevellüt etmiş (doğmuş) olan tarzların elân cezasını çekmekte olan milletin aynı mahiyette birtakım bisud (faydasız) iştigallere sevketmek kadar kebairden (büyükten) günah yoktur.
Mondros mütareke ahkâmının haksız ve adaletsiz bir surette fiilen bozulmuş olmasından bütün memleket için çok felâketler tevellüt etmiştir. Bu felâketlerin en feciine sahne olan yerlerden biri de İstanbul'dur. İstanbul yalnız yabancıların tecavüzüne, tazyikına ve tezliline (aşağılatmasına) göğüs germemiştir. İstanbul aynı zamanda asırlardan beri milletin başında taşıdığı bir tâcidarın ve onun vesaitinin dahi verdiği elemlerle giryan (ağlamalı) olmuştur.''
(Başbuğ Atatürk)
TÜRKÇÜ MÜLAKAT (2)
''- Biz de Lozan konferansını dikkatle takip ediyoruz. Çünkü biliyorsunuz ki konferansa davet olunduğumuz zaman ordularımız bütün cihanı hayrete ve takdire mecbur edecek çok parlak ve çok kat'i bir muzafferiyetin âmili bulunuyordu. Harekât-ı askeriyemizi tehir edebilecek (geciktirebilecek) karşımızda hiçbir mâni kalmamıştı. Buna rağmen İtilâf devletlerinin hüs-ü niyetine (iyi niyetine) ve teklilerinin samimiyetine inanarak, ordularımızı tevkif ederek (durdurarak) pek insanî hislerle heyet-i murahhasımızı Lozan'a gönderdik. Bizim bu harekâtımızı tenkid eden dostlarımıza İtilâf devletlerinin artık hüs-ü niyetlerine emniyet edilebileceği kanaatini beyan ettik. Maatteesüf bütün samimiyetimize ve ciddiyetimize rağmen bugüne kadar uzayıp gelen konferansın son safhası henüz İtilâf devletlerinin zihniyetinde tebeddül (değişme) olmadığını, hâlâ eski Osmanlı devletini boğazlayan ve milletimiz için en şedit (şiddetli) ve en kahhar (kahredici) bir darbe-i intibah (uyanma darbesi) olan sabık tavır ve harekâtı başka şekil ve surette yeni Türkiye devletine kabul ettirmek istiyorlar. Son dakikaya kadar İtilâf devletlerinin hakkı ve hakikatı teslim etmelerine intizarla beraber bütün cihan-ı medeniyetin temayül-ü samimiyesine rağmen harbi idame etmek mesuliyetinden çekinmezlerse hükûmetimiz vatan ve millete karşı taahhüt eylediği vazifeyi hüs-ü ikmal edebilmek (iyi bir şekilde tamamlamak) için tevessüle (girişmeye) mecbur olduğu tedbirleri düşünmekten ve almaktan bir an geri kalmamıştır.
Yeni Türkiye ricali miskin ve mütevehhim (kuruntulu) değildir.''
''- Uzun müddet atalette (hareketsizlikte) kalmayı istilzam edecek olan diplomasi tarika şimdiye kadar mücerrep (tecrübe edilmiş) olduğuna göre hiçbir semere vaadetmez.''
(Başbuğ Atatürk - Þubat 1923)
Derleme: Türkiye Atatürkçüler Birliği Teşkilatı
Savaşan Atsız
Kaynak: http://www.turkiyeataturkculerbirligi.tr.cx
(ALINTIDIR)
|
|
|
| Başbuğ Atatürk'ün Harbord'a Türkçü Mülakatı |
|
Yazar: Emekli Subay - 26-10-2006, 03:27 - Forum: KONU DISI
- Yorum Yok
|
 |
Başbuğ Atatürk'ün Harbord'a verdiği Türkçü Mülakat
Birinci Cihan Harbi'nde, General Pershing'in kurmay başkanı bulunan General Harbord 1919 Eylülünde Sivas'a gelir ve burada Başbuğ Atatürk'le görüşür, General bir hayli konuştuktan sonra sözlerine şunları ekler:
''- Ben bu vazifeye getirildiğim zaman Türk tarihini okudum. Gördüm ki milletiniz büyük ordular hazırlamış, büyük kumandanlar yetiştirmiştir. Bunu yapan bir millet, mutlâka bir medeniyet sahibi olmalıdır. Bunu takdir ederim. Fakat bugünkü vaziyetimize bakalım. Başta Almanya olmak üzere dört müttefiktiniz. Dört sene muharebe ettiniz, neticede mağlûp oldunuz. Dördünüz bir arada yapamadığınız bir şeyi, bu vaziyetimizde tek başınıza yapmayı nasıl düşünebilirsiniz? Fertlerin intihar ettiğini vakit vakit görürüz. Þimdi de bir milletin intiharına mı şahit olacağız!
Başbuğ Atatürk, bu sözlere karşı şu cevabı vermiştir:
''- General, Tarihimizi okumuş, milletimizin büyük ordular, büyük kumandanlar yetiştirdiğini, bunun için milletimizin bir medeniyete sahip olması lâzım geleceğini takdir ve kabul ediyor. Fakat şunu bilmesini isterim ki biz, emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi tedrici, sefil bir ölüme mahkûm olmaktan ise babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeği tercih ediyoruz.''
Başbuğ Atatürk'ün ve Türk Milleti'nin kararlı duruşunu gören Harbord, ve arkadaşları sessizce ayağa kalkıyorlar, Başbuğ Atatürk'le arkadaşlarının elini sıkarak oradan uzaklaşıyorlar.
Derleme: Türkiye Atatürkçüler Birliği Teşkilatı
Savaşan Atsız
Kaynak: http://www.turkiyeataturkculerbirligi.tr.cx
(ALINTIDIR)
|
|
|
| P3 BİLGİSAYARLAR 150 YTL---------P2 BİLGİSAYARLAR 100 YTL |
|
Yazar: muhammedS - 25-10-2006, 22:08 - Forum: İkinci El Satılık
- Yorum (1)
|
 |
P3 450 CPU-P3
ANAKART-
6.4 GB HARDDİSK
-128MB SD RAM
-DİSKET SÜRÜCÜ
- CD ROM -
EKRAN KARTI-
SES-ETHERNET KARTI-
KLAVYE- MOUSE-
COMPAQ ATX KASA
- 15" MONİTÖR
FİYATI: 150 YTL
________________________________
PENTİUM 2- 400 MHZ CPU
P2 ANAKART
SES+VGA
64 MB SD Ram
3.2 GB HARDDİSK
DİSKET SÜRÜCÜ
CD ROM
KLAVYE+MOUSE
COMPAQ Kasa
15" DİJİTAL MONİTÖR
FİYATI:100 YTL
İRTİBAT:
TEL:05372421023
msn:bogazicipc@hotmail.com
|
|
|
| bulamadım |
|
Yazar: LaGos - 25-10-2006, 19:49 - Forum: Çevre Birimleri
- Yorum (4)
|
 |
c-media ac97 audi device ses kartı dirveri laızm onudua bulursam valla başka bişey istemiycem
|
|
|
| ANAKART YANIYOR MU? :)) |
|
Yazar: uyk_RA - 25-10-2006, 17:55 - Forum: Anakart (Mainboard)
- Yorum (9)
|
 |
Sistem
Asus p5 W dh deluxe anakart
Core duo 6400
Sapphire x1950 xtx 512mb
G-skill 2GB 800 5-5-5-15
2 tane Seagate Barracuda 250gb 16mb NCQ
işlemci sıcaklığı 30 C
Ekran kartı 55 C
harddiskler 38-40 arası
sorun anakartın sıcaklığı 50-55 derece arası sürekli
kasam NZXT yanda ve arkada birer 8mil fan var
PSU Silverstone 750W
yandaki fanı kasanın en altına koyduğum zaman güney köprüsüne doğru üflüyor anakart sıcaklığını 30-31 dereceye kadar düşürebiliyorum
bu arada tam güney köprüsünün yanına doğru ekran kartım uzanıyo acaba bu sıcakılık ondan kaynaklaıyor olabilir mi ggerçi kendi fanı var ama aklıma başka birşey gelmiyor :D
sıcaklıkları everest ve speed Fan ile ölçtüm yaklaşık aynı değerler
yardımlarınız için saolun şimdideeen
|
|
|
| Alınabilecek en iyi RAM hangisidir ? |
|
Yazar: Murti - 25-10-2006, 16:03 - Forum: Bellek
- Yorum (3)
|
 |
[glow=red:a58549dd50]İşlemci[/glow:a58549dd50]= Intel® Pentium® Core Duo T2500(2.00 GHz, 2MB L2 cache, 667 MHZ FSB)
[glow=red:a58549dd50]Memory[/glow:a58549dd50]= 512 MB DDR2 Ram - max. 4,096 MB
[glow=red:a58549dd50]Harddisk[/glow:a58549dd50]= 100 GB (5.400 rpm) Seri ATA HDD
[glow=red:a58549dd50]İşletim Sistemi[/glow:a58549dd50]= Microsoft® Windows® XP Home Edition Türkçe / İngilizce
[glow=red:a58549dd50]CR-ROM&Floppy[/glow:a58549dd50]= DVD Super Multi (DVD±R/RW, DVD-RAM) çift katmanlı sürücü
[glow=red:a58549dd50]Grafik Kart[/glow:a58549dd50]= ATI MOBILITY™ RADEON® X1600 512 MB HyperMemory™ 256 MB + max. 256 MB DDR 16x PCI Express ekran kar
Boyle bir notebook'a alabilecegnz en iyi RAM HANGİSİDİR SİZCE ?
|
|
|
|